Mobilya
Oturma Grupları
Yemek Odası
Yatak Odası
Genç Odası
Kanape
Aksesuar
Çocuk Odası
yatak
Ev Tekstil
Nevresim
Yatak Örtüsü
Battaniye
Perde
Halı
Havlu
Döşemelik kumaş
Beyaz Eşya
Çamaşır Makinesi
Bulaşık Makinesi
Buzdolabı
Fırın
Mini Fırın
Mikrodalga
Davlumbaz
Küçük Ev Aletleri
Isıtma ve Soğutma
Mutfak
Mutfak
Banyo
Banyo Mobilyaları
Seramik
Seramik Ürünleri
Vitrifiye
Vitrifiye
Armatur
Armatur Ürünleri
Duvar
Duvar Kağıdı
Boya
Aksesuar
Ev Aksesuarları
Zücaciye
Zücaciye Ürünleri
Aydınlatma
Aydınlatma Ürünleri
Bahce
Bahçe Mobilyaları
Ankastre
Ankastre Ürünleri
Teknoloji
Teknolojik Ürünler


 
 
Neden daha aceleci ve özensiz?

Rönesans... Yaşama doğrudan etki eden, birçok anlamda masaya yatırılmış, hala bazı alanlarda etkinliğini sürdüren, ilham veren, esinlenilen akım... O akım ile başlayan birşeyler var. Adına ister gösteriş meraklılığı deyin, ister güzelliğe övgü, ister ihtişam... Tüm bu ilk intibaların altına indiğinizde gördüğünüz şey "özen"...

O özen; bugün Avrupa'nın çok yüzyıllık kentlerine gidildiğinde karşınıza çıkan katedraller, meydanlar ya da benzeri yapılarda da var, o yıllardan günümüze ya korunarak gelen ya da yakın zamanda geçmişin mimari bakış açılarını yansıtarak yapılandırılmış evlerde de...

Sanatın birçok alanını paralel zamanlarda etkileyen Rönesans ve sonrası; Avrupa'nın bugünkü yerleşim merkezlerinin görünümlerine de bir şekilde etki etmiş. O dönemlerin ve sonralarının Osmanlı mimarisi de yine estetik açıdan oldukça etkileyici bir dönem yaşamış. El işçiliğinin en güzel örnekleri verilmiş. Avrupa o dönemlerde klasik batı müziğini dinliyor, Osmanlı da Divan edebiyatını okuyor ve klasik Türk musikisini dinliyormuş.

Divan edebiyatının güzel olana övgüsü, zor kurgusu, kendi içindeki tutarlılığı, ahengi; aynı şekilde musikinin o gerçekten çaba isteyen formları, zamanın mimarlarının da şekillenmesinde rol oynamış elbette...

Bundan 10-15 yıl önce Kıl oldum Abi, Karabiberim dinleyerek yetişen bir mimarın; şimdilerde tasarladığı, tasarlayacağı yapılardaki o özensiz dış görünümün, aceleciliğin, detaysızlığın normal olduğunu düşünüyorum bu yüzden... Tekdüze bir ritm üzerine kurulu, çerez gibi tüketilen müzik, ruha ne kadar gıda olabilirse o kadar yansıma yaratabiliyor demek ki... Bedeninizi fast food ile doldurduğunuzda oluşan fiziksel obezite, ruhunuzu fast food müzikle doyurduğunuzda da işte böyle bir obeziteye işaret edebiliyor. Doğal olarak haksızlık gibi geliyor aslında; Karabiberim ve türevlerini dinleyerek yetişmiş birinden özenli bir iş beklemek... Mimar Sinan uç bir örnektir kabul ediyorum. Herkesten bu derece bir detaycılık beklenmez ama... En azından bir hat sanatı ustasının ya da vitray yapan bir cam ustasının, ne bileyim dış yüzeylere hareket katan rölyeflerin yaratıcılarının özenini beklemek de mi çok?

Sonra işte evlerden oluşan sokaklara, o sokakların oluşturduğu mahallelere, semtlere yayılan Kıl Oldum Abi akımına sahip binalardan, bir kent çıkıveriyor karşınıza... Ucubelik bir şehre yayılıyor. O şehir sonra Avrupa'nın Kültür Başkenti oluyor. Tanıtımlarına konu olanlar ise Osmanlı'dan yadigar eserler...

Eğer kültürümüz yüzyıl önce bir yerlerde sıkışıp kalmışsa ve atlayamamışsa bu güne, birileri onu sıkıştığı yerden kurtarıp, yaşadığımız modern dünyada bizi nasıl simgeleyebileceğine ve anlatabileceğine bakmalı... Beylik laflarda hep geçer: "Geçmişimiz olmadan, geleceğimizi yaratamayız" falan... Bugünümüz bile fastfood gıdalarla tıka basa doldurulmuş ruhların eserlerini gözler önüne sererken, yarınımıza ne bırakacağız bilmiyorum. Çevreme bakıyorum; bundan 100, 200, 300 yıl sonrasına kalacak ve gururla sergilenecek ne bırakacağız diye... Elimizde gerçekten de Tetris bloklarını andıran garip formlardan ya da bir kütle olmanın ötesinde estetik birşey ifade edemeyen adliye binalarından başka neyimiz var?

Eğer olası bir depremle yıkılmazsa; yıllar yıllar sonrasına belki Dolmabahçe Sarayının tepesine dikilen o ucube bina kalacak... Gelecek nesiller de bunu turistlere gösterip, övünebildiklerince övünecekler. Hal böyleyse eğer:

"Karabiberim, vur kadehlere... Hadi içelim, içelim her gece..."

Korku ve kaybetme üzerine

Deniz ile okyanus arasındaki farkı, kıyısında durduğunuzda anlayabilir misiniz? Ben anlayamam sanırım. Hiç okyanus görmedim bugüne dek. Ama gördüğüm zaman, denizden daha farklı ne göreceğimi bilmiyorum. Belki önceden bilirsem baktığım yerin okyanus olduğunu, bu bilgi ışığında birşeyler hissedebilirim, farklı olarak... Ama bilmiyorsam, tanımlayamam sanırım. "Bu bir okyanus" diyemem...

Tanımlanamayan her ne olursa olsun, eğer bir önceki deneyimlerden biri ile son derece güçlü bir şekilde örtüşüyorsa, önceki deneyimlere yönelmek kaçınılmaz oluyor. Denizin kenarında yaşamışlığım var. Yüzmüşlüğüm... Balıklama atlamışlığım var. 12 metreye yakın bir yükseklikten kendimi bırakabilecek cesareti göstermişliğim de var.. Denizi tanıyorum. Tadını, kokusunu, dalgalarını... Hırçınlığını biliyorum. Orta boy bir gezi teknesini rahatsız edecek yükseklikte dalgalarla tanışmışlığım da var. Doğal olarak okyanusu da deniz olarak algılamam normal görünüyor.

Tanımlanamayan her ne ise demiştik ya... Bu kavramı genişletin genişletebildiğiniz kadar... Temel tanımlama bilgileri birbirine çok benzeş iki durumdan biri; daha önce yaşayıp deneyimlediğiniz birşey ise, bilmediğiniz öteki durumu ilki gibi, tanıdığınız gibi zannetmeniz de normal gelecektir. Yanlış tanımlamış olabilirsiniz ama o an sizin için doğrudur. Buradaki yanlışlığı oluşturan, sizin eksik tanımlıyor olmanız değil, eksik biliyor olmanızdır.

Bir konu ile ilgili olarak, daha önce yaşadıklarınızda eğer korku, yarı yolda bırakılma, sahiplenilmeme, değer verilmeme, kaybetme gibi olumsuzluklar yaşamışsanız; ana hatları ile benzer gelişen yeni bir olayda da ister istemez o duygularınıza ve deneyimlerinize takılır aklınız. Atacağınız adımlarda cesaretiniz daha kırıktır artık. Birşeyleri yeni baştan yaşama korkusu, önceki acılarınıza geri dönüş yaşayabilme olasılığı, keser önünüzü...
Önünüzün kesilmesine izin verirseniz, hiçbir zaman tanımlayamayabilirsiniz okyanusu... Deniz ile sınırlıdır artık dünyanız. Ve birşeyi kaybetmekten korkarak yaşarsanız kaybedersiniz. Yaralanmaktan korkarak yaşarsanız yaralanırsınız. Daha da tuhafı, bunun olması için çaba göstermiş gibi olursunuz, attığınız her adımla... Korku ile atılan adımlar, atmadığınız adımlardan daha zarar verici olabilir çoğu zaman...

Gülümsüyorum

Devlet bir gün geniş ve boş bir araziye geceleri göz kulak olacak, 500 TL maaşla bir bekçi işe almaya karar verir. Bir süre sonra düşünülür; ''Peki talimatlar olmadan bekçi işini nasıl yapacak?'' Bir planlama birimi kurulur ve planlamayı yapmak üzere 750'şer TL maaşla iki kişi işe alınır. Bir süre sonra 'Planlamacılar acaba işini yapıyor mu?'' diye düşünülerek, 1.000'er TL maaşla iki denetmen işe alınır. Biri denetim yapar, diğeri raporları yazar. Bir süre sonra "Bunların maaşları hesaplanıp nasıl ödenecek'' diye tartışılır ve 1.500'er TL maaşla bir mali müşavir, bir katip, bir de istatikçi işe alınır. Bir süre sonra; ''Peki bunlardan kim sorumlu olacak?'' diye düşünülür ve 5.000 TL maaşlı bir müdür ve 3.000'er TL maaşla iki de müdür yardımcısı işe alınır. Bir süre sonra ülkede ekonomik kriz çıkar ve bütçedeki masrafları kısmak için, bekçi işten çıkartılır!


Home Showroom Dijital Dergi

 

  Copyright 2008 Home Showroom
MADE IN WEB | Web tasarım ve yazılım hizmetleri